İnsanın içindeki en derin sessizlik, birini kaybettiği anda başlar. O andan sonra dünya aynı dönmeye devam eder, güneş yine doğar, rüzgâr yine eser; ama hiçbir şey eskisi gibi görünmez. Çünkü artık dışarıdaki seslerin hiçbirine ait değildir insan. Her şey, içteki o eksikliğin yankısına karışır.
Birini severken, onunla bir bütün olduğunu sanırsın. Kalbinin ritmini onun adımlarına uydurursun. Sonra bir gün, bir şey olur. Ne olduğunu tam anlayamazsın. Belki bir söz, belki bir suskunluk. Ve o bütünlük çatlar.
İlk başta inanmak istemezsin; "Geçer" dersin, "O da özler" dersin. Ama zaman, bu cümleleri tek tek susturur.
İnsanı en çok yoran şey ayrılık değil, anlaşılmamaktır aslında. Çünkü sevgi yalnızca dokunmakla değil, aynı dünyaya bakabilmekle yaşar. Baktığın o yer artık boşsa, senin de içinde bir yer boşalır.
Yıllar sonra geriye dönüp baktığında, belki hâlâ o ismi duyduğunda kalbin sızlar. Ama o sızı da sana ait bir şeydir artık. Eskiden kaçtığın acı, şimdi seni sen yapan bir hikâyeye dönüşmüştür. Anlarsın ki bazı kayıplar, insanı yok etmez; sadece eksiltir. Ve o eksiklik, seni daha derin, daha insanca bir yere taşır.
Artık ağlamazsın. Çünkü bazı acılar gözyaşıyla değil, sessizlikle taşınır. Konuşmazsın da; çünkü kelimeler yetmez. Sadece bilirsin: Her insanın içinde bir yara vardır, kimseye gösterilmez ama tüm duygular oradan sızar.
Ve belki de hayat, o sızıya rağmen yürümeyi öğrenmektir.